20 Temmuz 1974’de Türk Ordusunun Kıbrıs müdahelesi ile ada’da ki anormal durum normale döndürülmüştür. 20 Temmuz 2010’da Kıbrıslı Türkler harekatın 36.yıl dönümünü ‘’Şafak Nöbeti’’ ile karşılayarak adaya barışın gelişini kutlamışlardır. Kıbrıs, Türkiye’nin vazgeçilmez bir parçası olmuş ve olmayada devam edecektir.(Öyle ki anavatan ve yavruvatan gibi...)
Kıbrıs sorunun tarihini bilmek gerekmektedir. Çünkü sorunun çözümünde ve bugünün şartlarını anlamamıza yardımcı olması açısından önemlidir.
Doğu Akdeniz’de yer alan Kıbrıs adası, 9 251 km2 bir yüzölçüme sahip ve stratejik açıdan çok önem arzetmektedir. Adanın bu stratejik önemi; Türkiye’nin güney sahillerine ve İsrail’e ait deniz yollarına hakim olması, Süveyş Kanalı’ndan yapılan deniz taşımacılığını kontrolü ve Orta Doğu petrol bölgelerine ulaşmayı mümkün kılması gibi sebeplere dayanmaktadır. Bu sebeplerden ada, bölge ülkeleri ve bölgede çıkarları bulunan güçler tarafından son derece önemlidir.
Kıbrıs adası; Mısır, Asur, Pers, Roma, Arap ve Venedikliler yönetimi altında bulunduktan sonra 1571’de Osmanlılar’ın eline geçmiştir. Kıbrıs Adası, 1571’den 1878’e kadar Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. Osmanlı Devleti, Anadolu’dan adaya yolladığı Türkler ve adanın fethinde katkısı olan askerleri, Venedikliler’den boşalan topraklara yerleştirmiştir. Böylece 1571’den bu yana da adada iki ayrı kültür, ırk ve dine sahip Ortodoks Rumlar ve Müslüman Türkler bulunmaktadır. 1877-78 Rus Savaşında mağlup olan Osmanlı Devleti, büyük toprak kaybına uğramıştır. Savaş sonrası imzalanan Ayastefanos Andlaşması’nı çıkarların uygun bulmayan İngiltere, bu andlaşma hükümlerini Türkler lehine değiştirmek gerekçesiyle Berlin Kongresi’ni topladı. Bu kongrede Türkiye’yi Rusya’ya karşı koruma bahanesi ile (ve bu iki ülke arasındaki savaş süresince), Kıbrıs’ta askeri üsler kurma hakkı elde etti. Ancak Türkiye ve Rusya arasında barış sağlanmasından sonra da İngilizler, bir daha adadan ayrılmadı, . Bu hukuk dışı (out of law) tutumu Türkiye, 1923 Lozan Andlaşma’sının 16 ve 20’ci maddeleri ile tanımıştır. Böylece Türkiye, Lozan Andlaşması ile Kıbrıs üzerindeki haklarından vazgeçmiş ve ada egemenliğinin İngiltere’ye geçmesini kabul etmiştir. 1925’ten başlayarak İngiltere Kıbrıs’ta tam bir sömürge statüsü uygulamıştır. 1960’a kadar sürecek olan bu koloni yönetimi, adada yaşayan Türk ve Rumlar tarafından hoş karşılanmamıştır.
Bu süreç içerisinde Rumların Katliamları self determinasyon için sürerken, 1950’ler den sonra Türk Dış Politikasının temel taşlarından birisi Kıbrıs olmuştur. Kıbrıs Türküne karşı yapılan katliamlar karşısında Türkiye’de halk ta şu slogalarla desteğini vermiş ve müdahale için devlete baskı yapmıştır:’’Kıbrıs Türk’tür,Türk kalacak’’. Daha da sonrasında, EOKA’nın terör hareketleri sonrası istenilen elde edilmiş ve Kıbrıs cumhuriyeti 1959 ve 1960 Londra ve Zurih anlaşmalarıyla kurulmuştur. Bu dönemde Fatih Rüştü Zorlu ve Menderes’in üstün başarılarıyla Garantörlük hakkı elde edilmiştir. Şuan bile müzakere masasında Rumlar, Türklerin bu haklarından vazgeçmesi için baskı yapmaktadır. Sorunu çözümünün öncesinde Türklerin önüne bu şartları koymaktadırlar.(Garantörlükten vazgeçilmesi) Garantörlük hakkına bakarsak; İngiltere, Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin gerektiğinde “bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve güvenliği ile anayasal düzenini”, bu üç devlet birden veya bunlardan birisi koruyacaktı. İttifak Anlaşması’yla, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti, ortak savunma amaçlıişbirliği yapacak ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bütünlüğünü tehdit edecek saldırılara karşı koyacaklardı. Bu maksatla kurulacak ortak karargahta Türkiye 650 ve Yunanistan 950 asker bulunduracaktı. Makarious bu sistemi ve yönetimde Türklerin haklar elde etmesini kendine yediremediğinden ve Türklerin nüfusuna göre haklarının fazla olduğunu düşünerek ortaya 13 maddelik bir anayasal değişikliği koymuştu. Bu 13 maddelik değişikliği ele alırsak toplayıp, çıkardığımızda sonuç olarak Makarious’a göre ‘’Türklere verilen haklar fazladır’’ fikri ortaya çıkmaktadır. Ortaya koyulan 13 maddelik değişiklik Türk tarafından kabul görmeyerek Kıbrıs Cumhuriyeti fiilen yani de facto olarak ortadan kaldırmıştır.
Rumların bu dönemde Türk köylerinde vahşice saldırıları sonucu bir çok Kıbrıs Türkü terör saldırılarında hayatlarını kaybetmiş ve köy baskınlarına karşı İsmet İnönü hükümeti(1964), Kıbrısa çıkarma yapmak istemiş olsada ünlü Johnson Mektubu (1964) ile bu fikrinden vazgeçirilmiştir. 1967’e kadar katliamlar sürmüştür. 1967 Demirel Hükümeti sıcak ortamı soğutmak için görüşmelere çalışmıştır. 1974’e gelindiğin ise Samson’nun desteğiyle Junta darbe yaparak Makarious’u devirmek istemiştir. Fakat Makarious adadan kaçarak hayatını kurtarmıştır. Kıbrıs’da oluşan yeni durum , Türkiye’nin 1974 durumu için meşru zemini hazırlamıştır. Ayrıca Ecevit-Erbakan Hükümeti’de konuyu görüşmek için garantör ülke olan İngiltere ile masaya oturarak konuyu enine boyuna ele almışlardır. Sonuç olarak İngiltere’nin Makarious’u desteklediği bilen Türkiye, İngiltere’nin müdahaleye karşı çıkmayacağını anlayarak adaya 20 Temmuz 1974’de müdahalede bulunmuştur. Bunların dışında Yunanistan’da Anti demokratik junta yönetimide avrupa’da desteğini kaybettiğinden bu durumuda Ecevit iyi kullanabilmiştir. Temmuz’da yapılan harekat haklı görülürken,Ağustos’da yapılan ise meşru görünmemiştir. Bu sebepten dolayıda, Uluslararası alanda Türk kesimi ve Türkiye’ye karşı ambargo ve baskı artmıştı. İlk harekat meşru görülmeside anti demokratik Yunan juntasının adaya müdahalesine uluslararası aktörler tepki göstermiş olmasındandır ki seslerini çıkarmamıştır. Ayrıca NATO, AB ve ABD’nin Türkiye-Yunanistan ilişkileride göz önünde bulundurulmuştur.Türk ve Yunan savaşının NATO’nun güney kanadını etkileyeceği fikri doğduğundan ilk harekata kısmi de olsa destek sağlanılmıştır.
1974’den sonra Paris’den Karamanlis getirttirilerek, Türkiye lehinde devam eden süreç aleyhinde döndürülmüştür.
1974 harekatı bütünüyle imkansızlıklar içinde yapılmıştır. En başta Johnson Mektubunun etkisiyle ABD silahlarının kullanılmadığı bir çıkarmaydı. Ayrıca Anfibik güçlerinin adaya çıkarma yapması uluslararası alanda hayranlık doğurmuştur. Çünkü ABD’li ünlü akademisyenlere göre; Bu tip güçlerinin başarılı olma şansı minimum seviyede olduğundan böyle bir şeye cesaret edilmeside o kadar hayranlık yaratmıştır. Kıbrısa, havadan ve denizden çıkarma yapılmıştır. Sonuç olarak kurtuluş savaşı sonrasında Türkiye, Kore’den sonra Kıbrısa’da asker göndermeye hasıl olmuştur. Kıbrıs harekatının ekonomik faturası düşünülmemiştir. Bu dönemde ABD ambargosu Türkiye’nin ekonomisinde ağır yaralar bırakmıştır.Kıbrıslı Türkler açlık ve sefalet içinde bir süre yaşamak zorunda bırakılmıştır. 1974 ile 1963 arasında yaşanılan olayların sonucu olarak adada terör sona erdirilmiştir. Bu dönemde Ecevit’in müdahale etme kararıda ayrı bir cesaret göstergesidir.1963 ve 1974 dönemlerinde konjöktör aynı olmasına rağmen Liderlik Farkından çıkarma yapılabilinmiştir.
2000’den sonra ki süreçe kısaca bakarsak; Kıbrıs Sorunun uluslararası alana taşındığını görmemek mümkün değil. 2004’de Yunanistan’ın veto tehdidi ile Rumları AB’ye alınmasıyla sorunun boyutu farklı yöne kaydırılmak istenilmiştir. Sorun sadece Yunanistan-Türkiye, Rum tarafı-Türk tarafı sorunu olarak kalmaması istenilmiştir. Kısacası 2(Türkiye-KKTC) ‘ye karşı 27 devletin(Avrupa Birliği) fikri karşı karşı ya getirilmiştir. Türkiye’nin AB’ile müzakerelerinde Ankara anlaşması ile sorun hergün pişirilip pişirilip önümüze konulsada, Türkiye bu sorunu merkez dış politika ekseninde tutmak istememektedir. Ayrıca önemli bir konuda AB’nin Rumları tüm Kıbrısın temsilcisi olarak görerek, Rumları AB’ye katmasıda ayrı bir sorun teşkil etmektedir. Annan Planı (2004) ile, Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin uzlaşmaz tavrı ortadan kalkarak durum Rumların aleyhinde gelişmiştir.
Şu an yapılması gereken ise, iki taraf arasında daha önceden kaçırılan fırsatların bir daha kaçırılmamasıdır. Aksi takdirde herkes kendi yoluna gidecektir. Türkiye, Kıbrıs Sorunun AB müzakerelerinde önüne koyulmasını istememektedir. Yıllardır süren yüzyüze görüşmeler önceki yıllara göre ileri noktalara taşınmıştır. Bazı konularda ilerleme sağlanılsada tam bir mütabakat sağlanılmadığından müzakereler halen başarıya ulaşmış değildir. Kıbrıslı Türkler AB’nin verdiği sözlerin boşa çıkmasıyla, AB’ye karşı olan inanç ve güvenlerini yitirmişlerdir. Rumlar tarafından azınlık olarak görülen Kıbrıs Türkler, adanın kurucu unsurlarından olduğunun unutulmaması gerekmektedir. Esas sorun, Hak ve Adaletin yerini bulmayışıdır. Kıbrıslı Rumlar topraklarını talep ederken, Kıbrıslı Türklerde Haklarını geri istemektedirler.Sorunun çözümüde bu eksende gelişeceğinden, müzakereler sorunun çözümü için en idaal yoldur.Sorun sadece politik yada siyasi değildir. Kıbrıs sorununun, hakların üzerinde yarattığı psikolojik boyutununda çözüm sırasında hesaba katılması gerekmektedir. 20 Temmuz 1974’de yapılan müdahale sadece Türklere barışı getirmemiştir.Rumları, Junta rejiminden de korumuştur. |