AYKIRI BERABERLİKLER…
Bir zamanlar bir derviş demişti ki; ‘Aynı çatı altında, büyük ana kimlik altında, alt kimliklerimizi koruyarak birlik ve beraberlik içinde yaşayamaz mıyız?’ Zamanın efendileri parlamışlardı önce; ‘Aman bre derviş efendi ne dersin sen? Bırak şimdi hayâsız ve edepsizce konuşmayı da, sen sadece akıl dolu sözler et! Saf ve edepli halkımıza.’ Kafasını ellerinin arasına aldı, hiçbir şey demeden huzurdan çıkmıştı…
Kararan gökyüzü değil efendiler…
Bakın sağınıza solunuza…
Heç bişeyden haberiniz yokmuş gibi davranmayın…
O göğü karartanda sizlersiniz…
Aydınlatacak olanda sizlersiniz…
Şimdi çekilmişsiniz göğün efendisinin yanına…
Satranç oynarsınız benim halkım ile…
Ahhhh… Ah efendiler…
Halka ne ettiğinizin farkında değilsiniz…
Derviş, efendilerden izin aldıktan sonra kararını vermişti, gidecekti o uzak yerlere. Görecekti oraların halini, sonra da yıllar da geçse gelip efendilerine görüşlerini bildirecekti. Halk ile uyuyup, halk ile uyanmaya alışık değildi derviş te! Halka karıştıkça şunu anlıyordu. Herkes, herkese benziyordu ki. Herkes açtı. Herkes yorgundu. Herkes hem çalışkan hem de tembeldi. Önce üzümü bol olan topraklara gitti, susayınca, insanlar ona su ya da şarap verdi. Acıkınca da insanlar ona önlerinde pişen ne varsa onu ikram ettiler. Sonra acısı bol olan topraklara gitti, şalgam içti. Acıktı o zaman da, acılı bulgur aşı yedi. Gezdikçe topraktan toprağa şunu görüyordu. Yürüyüşe başladığı efendilerinin bulunduğu saray ile buralardaki toprakların efendileri aynı konuşuyordu. Aynı zenginlik içinde efendilik taslıyorlardı çok sevdikleri halka! Gezdiği topraklardaki gerçek halk, açtı ama karnı tokmuş gibi davranıyordu. Ama asla o aç, halk giyiminden ve sahip oldukları öküzlerinden taviz vermiyorlardı. Herkesin tarlası yoktu ekmeye, biçmeye ama evinin önünde öküzü vardı! Öküzü çalışmaya götüremezlerdi elbet ama akşamları gezdirmeye çıkarıyorlardı. Ama inanın gezdiği topraklarda hiç dervişe rastlamadı. Konuşamıyordu hiç kimse ile. Zaten halk ta pek konuşmak istemiyor, bağırıp çağırmayı, yemeyi, içmeyi, bağda bahçede çengi oynatmayı seviyordu. Ara sıra konuşmaya çalışıyordu onlarla ama ne mümkün, halk halinden memnundu!
Şimdi yenice anlamaya başlıyordu efendilerini. ‘Nene gerek senin derviş efendi, bizim halkımız halinden memnun, var git işine sen’ dememişler miydi? Ama derviş öyle kolay pes edecek bir adam değildi. Bir gün yine balığın bol olduğu topraklara gelmişti. Pazar vardı o gün yerleşkede. Pazar meydanında da halk toplanmış, ikiye ayrılmış bir birine bağırıyordu. Arada kadının yolladığı kuvvet güçleri vardı. Kolluk gücü sakinleştiriyordu etrafı ama tam o anda iki halkın arasında efendilerin adamları vardı. Sanki halktan gibilermişçesine birbirlerine yumruk yumruğa giriyorlardı. Tabi ki zaten zıvanadan çıkan halk ateşi görünce hemen odun atıyorlardı yanan ateşe. O anda etraf mahşer yerine dönüyordu. Halk eline ne geçirirse birbirine vuruyordu.
Şimdi Derviş anlamaya başlıyordu efendilerinin ne demek istediğini. Denge, dengesizlikle sağlanıyordu. Yerleşkenin kolluk güçleri sonunda kargaşaya son verebilmişlerdi. Derviş Pazar yerinden uzaklaştı, kahveye selam vererek girip oturdu. Aman o da ne! Biraz önce yumruklaşan halk orada idi ve beraber çay kahve içiyordu. Sanki biraz önce meydanda birbirini parçalayan onlar değildi! Şöyle düşündü; sanırım aykırı beraberlik bu olsa gerekti. Meydanlarda aykırılık, özelde beraberlik!
Kim, kime kızar ki nedeni yokken…
Kim, kimin toprağından parça ister, bütün ayrılamazken…
Kim, kimin için birbirinin gırtlağına sarılır, nedeni zorlarcasına…
Kim, kim ile asırlardır yaşarken sorun yoktu da, şimdi neden sorun çok?
Efendiler aklınızı başınıza alın, dervişler çoğalırsa ülkemde…
İnanın ortalığı ısıtmak için ateşe odun atanlar, bir gün odun bulamazsa, belki efendilerini atarlar ateşe…
Beraberlikler aykırı olamaz efendiler…
Aynı kocaman çatı altında özümüzü koruyarak biz yaşayabiliriz…
Ama efendiler, inanın bizi bize bırakırsanız olmayacağını bilsek de…
Biz aykırı beraberliği de razıyız…
Yeter ki, dirliğimizi ve birliğimizi bozan ateşe odun atanlar olmasın… |