TOPRAKTAN MI TAŞTAN MI? DOSTLUK VE VEFANIN KIRILAN AYNASI

Bazı insanları tanımaya başladıkça, “topraktan yaratıldık” sözünü ne kadar tekrarlasam da içimde aynı ölçüde başka bir cümle daha büyüyor, o toprak zamanla taşa dönüşebiliyor, taştan olabiliyor.

Yayınlama: 30.11.2025
A+
A-
Aysel AKKANAT haftalık olarak yeni köşe yazıları ile Yalova Çizgi Gazetesinde sizlerle
    Bazı insanları tanımaya başladıkça, “topraktan yaratıldık” sözünü ne kadar tekrarlasam da içimde aynı ölçüde başka bir cümle daha büyüyor, o toprak zamanla taşa dönüşebiliyor, taştan olabiliyor. Belki hayatın sert rüzgârlarına fazla maruz kalıyoruz, belki kırılmamak için kendimizi katılaştırıyoruz, belki de en başından beri sandığımız kadar “insan” değiliz. Ama ne olursa olsun, bu taşlaşma karşısında insanın içindeki umut inceliyor, güven kırılıyor, heves soluyor.
    Eskiden herkesle yan yana oturup sohbet etmeyi severdim. Bir masanın etrafında toplanıp dertleşmek basit bir buluşmadan fazlasıydı; bir çeşit insanlığın taze kanıtı gibiydi. Ancak zamanla fark ettim ki ne dostluk sözcüğünün ağırlığı kaldı ne de vefanın rengi. Herkesin eli var ama dokunuşu yok; dili var ama sözü yok; yüzü var ama yüzüyle aynı hizada bir kalbi yok. Böyle olunca, insan ilişkileri bir gölün dibine çökmüş taşlar gibi ağırlaşıyor, bulanıyor, dipte kalıyor.
    Bazen düşünüyorum; biz ne zaman birbirimizi duymayı bıraktık? Ne zaman bir dostun telefonunu sessize aldık da kendi iç sesimizi bile duyamaz olduk? Ne zaman “yanımdayım” sözü boş bir vaat, “geçer” cümlesi ucuz bir teselliye dönüştü?
    Tüm bunların arasında ben de kendimi geri çektim. Gözlerimdeki perdeyi araladıkça karşıma çıkan manzaradan kaçmak belki bir yenilgi, belki bir korunma içgüdüsü. Ama ne olursa olsun, kimselerle oturup kalkmak, hâl hatır konuşmak istemediğim zamanlarım arttı. Kalabalıklar içinde tek başınalığın rahmeti varmış meğer. Bazen bir insanın gürültüsü, bir kitabın sessizliğinden çok daha yorucu olabiliyormuş.
    İyi ki kitaplar var. İyi ki kelimeler hâlâ insandan daha insan olmayı başarabiliyor.
    Bir romanın içine sığındığımda, yazarın kalbiyle kendi kalbim arasında görünmez bir köprü kuruluyor. Ne taş var orada, ne hesap, ne mesafe. Kitaplar, vefanın artık günlük hayatta unutulan bir erdem olmadığını, hâlâ var olabileceğini fısıldıyor. Her sayfa, insanın insana ettiği vefasızlığa karşı küçük bir direniş gibi.
    Bazen düşünüyorum da… Eğer kitaplar olmasaydı, ruhum bu çağın soğuk taşlarına çarpıp paramparça olurdu. Ne iyiliğe tutunacak bir dal bulurdum, ne de kalbimin kırık yerlerini onaracak bir söz. Kitaplar olmasa, neye sığınırdım bilmiyorum. Belki de dünya çoktan içimdeki baharı söndürmüş olurdu.
    O yüzden bugün bir kez daha anlıyorum, insanları tanıdıkça hayal kırıklığı büyüyor, fakat kelimeleri tanıdıkça insanın kendine olan inancı. Dostluk dediğimiz şey, herkesin dilinde ama çok az kişinin kalbinde. Vefa ise bir zamanlar bir masal kahramanıymış da çağımıza düşerken yolunu kaybetmiş gibi.
    Yine de umudumu kesmiyorum. Belki bir gün, topraktan yaratıldığımızı hatırlayıp kalplerimizi yeniden yumuşatabiliriz. Belki bir gün vefanın kokusu yeniden sokaklara siner. Belki bir gün dostluk, tüketilip atılan bir eşya olmaktan çıkar da yeniden insanın en büyük servetine dönüşür.
    Ama o güne kadar…
    Ben kitapların sayfalarında, kelimelerin sükûnetinde yaşamaya razıyım. Çünkü insanın insanı yaraladığı bir dünyada, kitapların merhemi hâlâ gerçek, hâlâ sıcak, hâlâ vefalı.

    Yazarın Son Yazıları
    Bir Yorum Yazın
    Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

    Henüz yorum yapılmamış.